seni ilk gordugum gun zihnimi bu kadar isgal edecegini asla dusunmezdim. guzel bir beren vardi, guzel bir gulumsemen. gordugun ilk an tatli diyecegin bir surat vardi karsimda, afyonu patlamamis. benim de afyonum patlamamisti o sira, sabah sekiz bucuktan kim gercekten uyanabilirdi zaten. bir sigara, en az iki cay lazimdi belki sendeki simseklerin beni carpmasina. ama beni carpman neredeyse iki yil surmustu, ankara -20leri gormustu ve belki biz en az yuzlerce defa karsilasacakken yollar bizi yutmustu. seni bu kadar ozel kilan ne bilmiyorum, belki o tasasiz gorunusun kamufle etmeye calistigi, derin huzune batmis gozlerin. bilemiyorum. sadece sunu biliyorum, acele et yetismemiz gereken onlarca karsilasma, yuzlerce ruya var.
arnavut kaldirimlarin cikardigi o kuytu sokakta bekliyorum
ve acele et...
yeni bir ruya yazmak icin sabirsizlaniyorum.
January 13, 2013
December 10, 2012
ankara, ankara guzel ankara...
ankaranin guzel yani istanbula donusu olmasiydi diyen adamlar ya da kadinlar bu sokaklarin kahramani olmadi. aslina bakarsan bu sokagin kahramanlari da asla ovguye layik olmadi. bu sehrin esas kahramanlari, pelerinlerini sehrin enkaz dolu sokaklarina biraksa da yine de terk etmediler burayi. cesetlerine ragmen, belki de zeki demirkubuzun dedigi ecinlerine ragmen ve ecinleri icin ankara dunyanin capasiydi dediler. ya da en azindan benim hikayem ekim ayazinda boyle basladi. asfalti riya kokardi bu sokaklarin, evet belki yokuslari yorardi adami ama bir kere ankarayi sevdin mi geri donusu olmazdi. ucaklar duserdi sokaklara, ucaklar kalkmak bilmezdi esenbogadan. ankara, bir kere icine isledi mi, ne kadar uzaklasirsan uzaklas terk etmezdi adami.
zaten kim gercekten terk edebildi anakarayi?
October 19, 2012
17.10.12
bu çarşamba hayatımın en korkutucu günüydü. en güzel gündü. en savunmasız günümdü. bu benim hatırlayacak kadar büyük yaşımda attığım ilk adımlardı. oraya çıktığımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. ellerim titriyordu, koskoca teknik ekip ve hatta babam oradaydı ama yalnızdım. üniversiteye girdiğimden beri kuşkularım vardı, istediğim gazeteci olmak mı sorguluyordum. insanlar sorduğunda gazeteci olmak istiyorumlar dökülüyordu ağzımdan, düşünmeden. sanki başka bir seçenek yok gibiydi. "nurten hanım, 10dan geriye sayar mısınız? ses kontrolü yapacağız."10... 9... 8... tişörtüme baktığımı hatırlıyorum, amerikan kafasına inceden selam çakan bir tişört seçmiştim. notlarımı son kez gözden geçirdiğimi de hatırlıyorum hayal meyal. birazdan hayatımın ilk ve umarım son olmayan canlı yayına çıkıyorum diye düşündüm sonra, ilk adımlarım bunlar. evet belki 10 dakika, evet belki benim için önemli üç beş kişi izleyecek, izlenme oranları da çok yüksek değil ama bu 10 dakika benim diye düşündüm sonra. panik geçmiyordu, ellerim hakikaten titriyordu. yayına son 3... bir şekilde 10 dakika geçti, telefon bağlantısı yapıldı, apar topar stüdyodan çıktım. o an emindim, ben hayatim boyunca bu işi yapmazsam, asla mutlu olamayacağım. bu çarşamba hayatımın en önemli günüydü. en mutlu...
September 3, 2012
beni kategorize et
aynı havayı soluyoruz, aynı kelimelere ağlıyor gülüyoruz belki. hatta olur ya, aynı isimlerle çağrılıyoruz. bu senin beni etiketlemen için yeterli, "who am i to disagree" diyor kadın mırıldanır gibi. senin değerlerin var, belki ben görüş kabul etmem ya yine de görüşlerin var. ilkelerin, ülkülerin gereği bir iyin bir kötün var. sokaklar senin zaferlerine çıkıyor, senin bayramların kutlanıyor. bense kız tarafı mı erkek tarafı mı bir türlü çıkarılamayan konuğum senin dünyanda. insanım diyorum, orada bulunmak, belki bir iki sohbet eşliğinde bir bardak içmek benim de hakkım. garip kaçıyorum, pembe altı kırmızı oluyorum birden. ya geline yaklaşmalıyım, ya beni damat tanımalı bu hayatta, davetli olmam yetmiyor. ne seninle, ne sana karşıyım ya; çekinme, beni kategorize et ayşe, benimle oyna ali. sıkıştır, tıkıştır, oyna benimle.
rezil miyim, vezir miyim belli değil.
ne o, korkuyor musun yoksa?
rezil miyim, vezir miyim belli değil.
ne o, korkuyor musun yoksa?
September 2, 2012
nehirleri yataklarında ayırıp da örterdim
bir odada bir kadın ağlıyor. yaklaşıyorsun, neden ağladığını soruyorsun. onun için değil, kendin için soruyorsun. onun için orada olsan nedenler umrunda olmaz, belki sarılır belki sırtını sıvazlarsın. acı senin değil, göz yaşları bir yabancının gözlerinden akıyor. o an belki de iyi ki benim başıma gelmediler beyninde depar atıyor. trajedi böyle bir hadise, besleniyorsun. trajediyi yakından izlemek belki yemek içmek kadar gerekli bir hadise, ondan bir kaza gördün mü aracını kenara çekip izliyorsun oradaki kuru kalabalık gibi. benim başıma gelmedi hissinin gerekliliği seni trajediyer yapıyor.
tam burada senaryo değişiyor.
bir odadasın, ağlıyorsun. yanında bir kadın, gamzesinin varlığı onun mutlu biri olduğunun işareti. sen orada ağlarken gülmüyor ama gözleri onu ele veriyor. o an senin beyninde, neden ben tanrım neden? açık ara önde. ben kötü biri miyim, neden gamzeli ağlamıyor da çanlar benim gözümü terk ediyor diyorsun. çaresizlik ve nefret seni sarıp sarmalayan arkadaşların, o noktada ağlamayı kesiyorsun. gamzeli senin trajedinden beslenmemeli, keder seni odalara sığdırmıyorken bir trajediyer'e yer yok bu odada.
ve kamera başka bir haneye kayıyor.
televizyon açık, bir kadın senaryoda ona biçilen ağlamayı sergiliyor. odada yalnız. sen gülüyorsun, anlamsız bir şekilde ekrana kilitlenmişsin. trajedi istediğin için belki tam o an elinin altında bulunun kumandaya yeltenmiyorsun. bihter ağlıyor, sana gün doğuyor. trajediden geri duramıyorsun, sen ağlamıyorsun ya, içindeki trajediyer tüm gece başucunda seyrettiği rugan ayakkabıları nihayet ayağına geçirmiş gibi şen.
tam bu anda senaryo şehrin en işlek caddesine kayıyor.
bir ambulans geçiyor, sirenleri yüzlerce adam ve kadın kahkahasını yırtıyor. telefona sarılıyorsun. sevdiklerin bir bir açıyor telefonu, naber abi ne olsun dışardayım işte. rahatlıyorsun, sirenler senin için çalmıyor. işte o an aklın sirenlere kayıyor, trajedi kimi avlıyor diye düşünüyorsun, belli belirsiz bir gülümseme yayılıyor beyin kıvrımlarına. hakan günday sözü devralıyor tam bu noktada; "sonuç olarak, mahvedilmiş hayatlar, yetenekler ve kaçırılmış fırsatlarla dolu yıllar hakkında konuşmak zevklidir eğer o hayatlar, yetenekler ve yıllar size ait değilse."
sen modern şehir hayvanısın, sen bir trajediyersin.
nehirleri yataklarında ayırıp da örtersin
ve trajedi en güzel yerinde durur evin
ruhuna tenezzül etmedikce.
tam burada senaryo değişiyor.
bir odadasın, ağlıyorsun. yanında bir kadın, gamzesinin varlığı onun mutlu biri olduğunun işareti. sen orada ağlarken gülmüyor ama gözleri onu ele veriyor. o an senin beyninde, neden ben tanrım neden? açık ara önde. ben kötü biri miyim, neden gamzeli ağlamıyor da çanlar benim gözümü terk ediyor diyorsun. çaresizlik ve nefret seni sarıp sarmalayan arkadaşların, o noktada ağlamayı kesiyorsun. gamzeli senin trajedinden beslenmemeli, keder seni odalara sığdırmıyorken bir trajediyer'e yer yok bu odada.
ve kamera başka bir haneye kayıyor.
televizyon açık, bir kadın senaryoda ona biçilen ağlamayı sergiliyor. odada yalnız. sen gülüyorsun, anlamsız bir şekilde ekrana kilitlenmişsin. trajedi istediğin için belki tam o an elinin altında bulunun kumandaya yeltenmiyorsun. bihter ağlıyor, sana gün doğuyor. trajediden geri duramıyorsun, sen ağlamıyorsun ya, içindeki trajediyer tüm gece başucunda seyrettiği rugan ayakkabıları nihayet ayağına geçirmiş gibi şen.
tam bu anda senaryo şehrin en işlek caddesine kayıyor.
bir ambulans geçiyor, sirenleri yüzlerce adam ve kadın kahkahasını yırtıyor. telefona sarılıyorsun. sevdiklerin bir bir açıyor telefonu, naber abi ne olsun dışardayım işte. rahatlıyorsun, sirenler senin için çalmıyor. işte o an aklın sirenlere kayıyor, trajedi kimi avlıyor diye düşünüyorsun, belli belirsiz bir gülümseme yayılıyor beyin kıvrımlarına. hakan günday sözü devralıyor tam bu noktada; "sonuç olarak, mahvedilmiş hayatlar, yetenekler ve kaçırılmış fırsatlarla dolu yıllar hakkında konuşmak zevklidir eğer o hayatlar, yetenekler ve yıllar size ait değilse."
sen modern şehir hayvanısın, sen bir trajediyersin.
nehirleri yataklarında ayırıp da örtersin
ve trajedi en güzel yerinde durur evin
ruhuna tenezzül etmedikce.
Subscribe to:
Comments (Atom)